“Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu peygambere ve kendilerinden olan ulu-l emre götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, elbette onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.” (Nisa 83)
Ayetin mealinde “sonuç çıkarmaya gücü yetenler” olarak mana verdiğimiz “istinbat” kelimesi, ayette geçen ve kendisine müracaat edilmesi emredilen “ulu-l emrin” müctehid âlimler olduğuna delalet etmektedir. Şöyle ki; “istinbat” lafzının aslı, “nebt”tir ki, nebt; kuyudan ilk çıkan suyun ismidir. Bir fıkıh âliminin ictihad yaparak hadis ve ayetlerden hüküm çıkarması, zorluğu ve güçlüğü bakımından kuyudan su çıkarmaya benzetildiği için “istinbat” diye isimlendirilmiştir. İşte “Onlardan istinbat edenler elbette onu bilirlerdi” ayet-i celilesinde ki “onlar” zamiri, ulu-l emre râcidir ve ictihada delildir. Demek bu ayetin ifadesiyle istinbat ulu-l emrin sıfatıdır ve Allah ulu-l emre müracaat edilmesini emretmiştir.
Bu ayette geçen emrin götürüleceği kişiler yani ulu-l emr; Fahreddin-i Râzi gibi bir allameye göre de ilim ve ictihad sahibi âlimlerdir. Aynı manayı asrımızın en büyük fıkıhçılarından İ. Abidin hazretleri de nakletmiş ve görüşüne Hz. Ayni’yi de delil yapmıştır. Hazin tefsirinde de ulu-l emrin ictihad yeteneği olan allameler olduğu bildirilmiştir. Ve daha yüzlerce âlim, ayette geçen istinbat vasfı olan ulu-l emrin müctehid âlimler olduğunu bildirmişlerdir.
Fahreddin-i Râzi hazretleri; “Bu ayet dört şeye delalet etmektedir” der ve şöyle sıralar;
1-Hükmü açıkça belirtilmeyen meselelerde istinbat ve ictihad yapılması gerektiğine,
2-İstinbatın yani ictihadın şer’i bir delil olduğuna,
3-Resulullah’ın istinbatla görevli olduğuna,
4-Müctehid olmayan avamın -yani bizlerin- fıkhi hükümlerde müctehid âlimleri taklitlerinin vacip oluşuna delalet etmektedir. Zira ayette meselelerin hükümlerine vakıf olmayanların ehl-i istinbata yani müctehid âlimlere başvurmaları gereği beyan edilmektedir.
O halde netice olarak diyebiliriz ki:
1-Ayette “ulu-l emr” tabiri geçmekte ve ulu-l emre müracaat emredilmektedir. Ulu-l emrin âlimler olduğu mütalaasını
1. ayette yaptığımızdan burada tekrarına ihtiyaç görmüyoruz.
2-Fahreddin-i Râzi, İ. Abidin ve Ayni emsali yüzlerce âlim, ayetteki ulu-l emrin ictihad sahibi âlimler olduğunu bildirmiş ve bu konuda ittifak etmişlerdir. “Bir meselede, ihtilaf edilen bir hususta, o fen ve sanatın dâhilerinin sözü geçer. O fenden ve sanattan olmayan birisi ne kadar da dâhi olsa sözüne itibar edilmez” kaidesince, bu âlimlerden birisinin görüşü bile, Kuran ve hadis ilmine vakıf olmayan yüzlercesinin görüşünü hükümden düşürmeye yeterken, nerede kaldı ki, bu zatların ittifak ettiği bir meseleye muhalefet edilebilsin ve onların ittifakına karşı çıkılabilsin!
3-Ayette geçen “istinbat” kelimesi, ulu-l emrin âlimler olduğu görüşünü desteklemektedir. Çünkü istinbat; Kuran ve sünnetten hüküm çıkarma işidir ki, bu da ulu-l emre yani ictihad sahibi âlimlere mahsustur.
4-İstinbat ehli olmayan bizlerin, istinbat ehline uymamız ayette emredilmiştir.
Bütün bu izahlardan sonra mezhepsizliği tercih ederek; “Ben de istinbat ehliyim” diyene biz de deriz ki:
Hıfzında kaç hadis var?
Bu hadisleri kimlerden öğrendin?
Senedlerindeki râvilerden kaçını tanıyorsun?
Hadislerin cerh ve ta’dillerine, nâsih ve mensuhlarına, tarik-i vürudlarına vakıf mısın?
Ve en önemlisi; Hadis hafızı olarak 100.000 hadisi, senedleriyle birlikte ezbere bilen zatların, İ. Gazali’lerin, İ. Rabbani’lerin, İ. Serahsi’lerin, Celalettin-i Suyuti’lerin cesaret edemediği istinbat ve ictihad işine hangi cesaretle soyunuyorsun?