1- Bir mezhebe tabi olmanın lüzumuna dair akli deliller

“Neden bir mezhebe bağlanmak zorundayız” isimli kitabı indirmek için tıklayınız (pdf)

Video Metni

Video Metni

Asrımız maalesef birçok manevi hastalığı içinde barındırmaktadır. Ahir zaman olması sebebiyle manevi hastalıklar hızla yayılmakta, panzehir hükmündeki ilimlerden yoksun olanlar da bu hastalıklara yakalanarak uhrevi hayatlarını perişan etmektedirler.

Bu hastalıklardan biri de mezhepsizlik hastalığıdır. Sizler de birçok kişiden şu sözleri duymuşsunuzdur: “Ben Kur’an’da olana bakarım. Kendi hükmümü kendim çıkartabilirim. Niçin bir mezhebe tabi olacağım ki? Peygamberin mezhebi mi vardı? Benim mezhebim peygamberin yoludur, ben mezhep falan tanımam.”

Bu ve benzeri sözleri mezhepsizlerin ağzından oldukça fazla duymuşsunuzdur. Dedik ya vakit ahir zaman, imanların kuş olup uçtuğu, manevi hastalıkların insanları kuşattığı bir zaman…

Feyyaz Bilişim Hizmetleri olarak bizler üzerimize imanı muhafaza vazifesini aldık. Manevi hastalıklara karşı şifa hükmündeki eserleri hazırlamayı kendimize bir vazife edindik. Bununla da Rabb’imizin rızasını talep ettik. Bu eserdeki maksadımız, Müslümanları tehdit eden bu mezhepsizlik hastalığına bir set çekmek, bu hastalıkla yaralanmış gönüllere bir derman ulaştırmak ve mezhebi terk ederek insanları mezhepsizliğe davet eden bedbahtların ne kadar yanlış bir yolda olduklarını akıl ve vicdan sahiplerine göstermektir.

Bu eserde iki hayali arkadaşa misafir olacak ve onların aralarındaki konuşmaları takip edeceksiniz. Bu arkadaşlardan birisi mezhepsiz ve mezhepsizliği savunan kişidir. Diğeri de bir mezhebe tabi olmanın gerekliliğine inanan kişidir.

Bu eseri kim aklını hakem yaparak vicdanıyla izlese, inşaallah mezhepsizlik hastalığından kurtulur. Bu eserde bir mezhebe tabi olmanın lüzumu iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edilmiştir. Yardım ve inayet, hidayet ve selamet Allah’tandır. Şimdi hayali iki arkadaşın münazarasına misafir oluyoruz…

A- Ben hiçbir mezhebe tabi olmam. Tabi olmamın gerekliliği bana ispat edilinceye kadar da bu görüşümden vazgeçmem. Hem bil ki, çok inatçıyımdır. Beni ikna etmek öyle kolay bir şey değildir.

B- Merak etme, sen ne kadar inatçı olsan da hak her zaman galiptir ve üstündür. İnşaallah seni ikna edecek ve Allah’ın izniyle mezhepsizlik hastalığından kurtulmana vesile olacağım. Ama senden bir isteğim var. Madem kader bu eserde ikimizi arkadaş yaptı, o zaman aramızda bir altın kuralımız olsun. Bu altın kural da şudur: Akıl ve vicdan aramızda hakem olsun. Birbirimizle inatla değil, hakkı ortaya çıkarmak için konuşalım. Aklımızın ve mantığımızın kabul ettiği bir şeyde inatla birbirimize muhalefet etmeyelim.

A- Tamam, akıl ve vicdan hakem olsun. Senin aklını ve vicdanını esir edip seni mezhebin esaretinden kurtaracağım.

B- Hadi bakalım! “Haklı olan galip olsun.” diyor ve şu sözlerimi iyi dinlemeni istiyorum. Cenab-ı Hakk’ın iki farklı ayeti vardır. Birincisi kelam sıfatından gelen Kur’an’daki ayetlerdir. İkincisi ise kudret sıfatından gelen kâinat kitabı dediğimiz şu âlemde yaratılan ayetlerdir. Bir kuştan tut ta yıldızlara kadar ve bir kelebekten tut ta galaksilere kadar her bir şey ve her bir varlık bu ikinci kitap olan “kâinat kitabının” birer ayetidir.

Bizler bu ikinci kitap olan kâinattaki ayetleri kendi aklımızla tam manasıyla anlayamamakta ve kâinat kitabını bizlere ders verecek muallimlere ihtiyaç duymaktayız.

Mesela gökyüzü sayfasında yazılan Güneş, Ay, yıldızlar ve galaksiler gibi ayetler için gök bilimcilerine başvuruyor ve merak ettiklerimizi onlardan öğreniyoruz. Yoksa teleskopu elimize alarak hemen incelemeye başlamıyor ve zannımızla hükmetmiyoruz.

Yine denizlerde yazılan balıklar, dalgalar, mercanlar ve diğer ayetler için deniz bilimcilerine başvuruyor ve işin hakikatini onlara soruyoruz. Yoksa hemen bir dalgıç elbisesi alıp denizlere dalmıyoruz.

Yeryüzü sayfasında yazılan diğer ayetler için de fizikçilere, coğrafyacılara, doktorlara ve sözün özü o ilmin mütehassısı olan insanlara başvuruyor ve onların bilgilerine ihtiyaç duyuyoruz.

İşte aynen bunlar gibi, birinci kitap olan Kur’an’ın ayetlerini ve Peygamberimizin hadislerini anlamak için de bu işin mütehassıslarına ve âlimlerine başvurmak zorundayız ve onlara muhtacız. Bu âlimleri rehber yapmadan birinci kitap olan Kur’an’ı anlamaya çalışan kimseyle, bilim adamlarını rehber yapmadan ikinci kitap olan kâinatı anlamaya çalışan kişinin durumu aynıdır. İkisi de yanılır ve ikisi de sadece zannıyla hükmeder.

A- Çok ikna edici konuşuyorsun ve zannımca bana akıl oyunları yapıyorsun. Neredeyse dediklerine ikna olacağım. Ama başta demiştim, beni ikna etmek hiç de kolay bir şey değildir.

B- Ama aramızda bir altın kuralımız vardı. Bu kural da şuydu: Akıl ve vicdan aramızda hakem olacaktı. Aklın ve vicdanın kabul ettiği bir meselede inat ederek birbirimize muhalefet etmeyecektik.

A- Bir dakika dur, çok hızlı gidiyorsun. Anlattığın meseleyi bana bir daha anlat, aklımı ve vicdanımı hakem yaparak dinleyeceğim.

B- Diyorum ki, şu kâinat kitabında yazılan varlık ayetlerini anlamak için bilim adamlarına müracaat ediyor ve onların sözlerini dinliyoruz. Zira bu konuda söz hakkı onlarındır. Mesela astronomi okumamış bir insan Güneş’i bir elma büyüklüğünde zannederken, bir astronomi âlimi Güneş’in Dünya’dan 1.300.000 defadan daha büyük olduğunu bilir.

Yine tıp ilmi okumamış bir insan kana baktığında sadece bir kırmızılık görürken; bir doktor kandaki alyuvarları, akyuvarları ve trombositleri temaşa edebilir.

Yine mühendislik okumayan birisi bir nehre baktığında yalnız su görürken, bir mühendis o nehrin arkasındaki barajı ve ondaki potansiyel elektrik gücünü görebilir.

Yine botanik ilminden haberdar olmayan birisi bir çiçeğe baktığında yalnız zahiri güzelliğini görürken, bir botanikçi o çiçekteki sırları görür ve o çiçek hakkında bir kitap yazabilir.

Misalleri çoğaltmamız mümkündür. Bütün bu misallerin ortak noktası şudur: Bizler Allah-u Teâlâ’nın kudret kalemiyle kâinat kitabında yazmış olduğu ayetlerden çok azını anlayabilmekte ve doğru bilgiye ulaşabilmek için o ilmin uzmanına başvurmaktayız.

Acaba kâinat kitabında yazılan ayetleri anlamak için işin ehline başvururken niçin birinci kitap olan Kur’an’ın ayetlerini anlamada işin ehline başvurmayalım ve bunu yapmayı garipseyelim? Asıl garip olan, dünyada en küçük bir işte bile rehbere ihtiyacı olan insanın âlemin en büyük işi olan dini anlamada bir rehber ve muallime ihtiyacı olmadığını zannetmesi değil midir?

A- Beni gerçekten zorluyorsun ve çok mantıklı konuşuyorsun. Ama hemen öylece silahımı sana teslim edip mağlup olacak değilim. Tamam, güzel ve mantıklı konuştun. Bunu kabul ediyorum. Ama sen dedin ki: Kâinat kitabındaki ayetleri anlamak için uzmanlarına başvuruyoruz. Aynı şeyi Kur’an’ın ayetlerini anlamada niçin yapmayalım?

Bu sözüne karşılık ben de şöyle diyorum: Ben kendi hükmümü kendim çıkarabilirim. Ben bu işin uzmanıyım. Dört mezhep âlimleri de Kur’an ve hadislerden hüküm çıkarmış. Kaynak belli, öyle ise bunu ben de yapabilirim.

B- Uzmanıyım demekle uzmanı olunmuyor. Uzmanı olup olmadığına geçmeden önce sana bir soru sormak istiyorum:

Bir eczacı çiçeklerden ilaç yapar. Hâl böyle iken, “Bütün ilaçlar çiçeklerden yapılmıştır. Eczaneden almaya ne gerek var?” diyerek dağlara tırmanmak akıl kârı mıdır?

Evet, ilaçlar çiçeklerden ve bitkilerden yapılmıştır. Bu doğrudur. Ancak o ilacı yapmak için yıllarca kimya okumak ve uzman bir kimyager olmak gerekir. Herhâlde kimya ilmini bilmeden dağdan topladığı çiçeklerle ilaç yapmaya çalışan kişi kendisine zarar vermekten başka bir iş yapmış olmaz.

Aynen bunun gibi, bizler de manevi ilaçlarımız olan Kur’an’ın ve sünnetin hükümlerini bu işin -tabiri caizse- eczacıları olan müctehid âlimlerden almak ve onlardan öğrenmek zorundayız. Çünkü bu ilim onlara ihsan edilmiştir. Demek dört mezhebi bir kenara bırakarak kendi bulduğu ile hükmeden kimse, ilaç yapmak için dağa tırmanan kişiye benzemektedir. Sence bu insan akıllı mıdır?

Ya da bu kişi şu sözü söyleyen kişiye benzer: “Bütün kanunlar anayasa kitapçığında mevcuttur. Ben bu kitabı baştan sona okudum mu anayasa profesörü olurum. Artık anayasa profesörlerini dinlemeye ihtiyacım olmaz.”

Evet, nasıl ki bu söz manasızdır ve anayasa kitapçığını bir defa okumakla anayasa profesörü olunamıyor. Aynen bunun gibi, Kur’an’ı da mealinden okumakla müctehid âlim olunmuyor.

Ya da bu kişi şu sözü söyleyen kimseye benzer: “Ben fizik kanunlarını tek başıma keşfedeceğim. Einstein ve emsallerini taklide ihtiyacım yok. Çünkü onlar da benim gibi bir insandır. Onlar da rakamları kullanmış ve hesap yapmıştır. Ben de aynı rakamları kullanarak aynı hesapları yapabilir ve doğru sonuçlara ulaşabilirim.”

Bu sözde doğru bölümler vardır. Evet, Einstein da onun gibi bir insandır ve mesleğinde rakamları kullanarak hesaplar yapmıştır. Yanlış olan ise bu kimsenin kendisini Einstein’ın yerine koyması ve onun kadar yetenekli olduğunu zannetmesidir. Onun kadar yetenekli olmadığına delil ise tarihin bir elin parmaklarından fazla Einsteinları nakledememesidir. Einstein olmak o kadar kolay olsaydı herhâlde binlerce emsalinin gözükmesi gerekirdi. Demek mesele rakamlarda değildir. Mesele o rakamları kullanarak doğru neticelere ulaşmaktadır.

Aynen bunun gibi, mesele, Kur’an’ın ayetlerini ya da hadisleri okumada değildir. Mesele Kur’an ve yüz binlerce hadisin içinden doğru hükmü çıkarmadadır. İşte bu özel yetenek de İmam-ı Âzam, İmam Şafi, İmam Malik, Ahmed İbni Hanbel ve emsallerine verilmiştir.

Belki sen iyi bir fıkıhçı ya da tefsir âlimi olabilirsin. Ama asla bir müctehid âlim olamazsın. Asla İmam-i Âzam ve emsallerine yetişemezsin. Çünkü Allah-u Teâlâ onlara farklı bir ihsanda bulunmuştur. Bu onların çalışarak kazandıkları bir yetenek değil, Allah-u Teâlâ’nın onlara lütfettiği bir ikramdır.

A- Seninle işimiz zormuş, bunu anladım. Dediklerine verecek cevaplar bulmakta zorlandığımı itiraf ediyorum. Ben bu münazaranın bu kadar zor geçeceğini tahmin etmemiştim. Ya bu kadar sözü nereden buluyorsun?

B- Sen ve senin gibi mezhepsizler zannediyorlar ki, bizim söyleyecek sözümüz ve davamızı savunacak delilimiz yok. Bu yüzden de kendinizi haklı zannediyorsunuz. Ama şunu bilin ki, savunduğumuz her meselede çok sözümüz ve çürütülemez delillerimiz vardır. Ve mesleğimizin hangi meselesi olursa olsun muhatabımızı mağlup eder, onu ikna ya da ilzam ederiz.

A- Ama beni yakalamak zordur. Bir deliği kapatsan başka bir delikten kaçarım. Bir soruya cevap versen başka bir soruyla karşına çıkarım.

B- Senin hünerin delikten deliğe kaçmaksa benim hünerim de her deliği kapamaktır. Bakalım münazaramızın sonunda kaçabileceğin bir delik bulabilecek misin?

A- Bak şimdi bir delikten girdim ve sana şu soruyu soruyorum: Ben de âlimim. Niçin ictihad yapmayayım? Onlardan ne eksiğim var?

B- Bak şimdi girdiğin deliği nasıl kapatacağım. Ama iyi dinle, aklını ve vicdanını hakem yap! İşte sorunun cevabı:
Hakikatin mahiyeti bir olmakla birlikte fertlerdeki tarz-ı tahakkuku farklı farklıdır. Mesela sinek de uçar, ama kartal gibi değil. Buğday da sümbül verir, ama ağaç gibi değil. Ayna da Güneş’i gösterir, ama okyanus gibi değil.
Aynen bu misaller gibi, ilim hakikatinin de tarz-ı tahakkuku fertlerde farklı farklıdır. İlmin İmam-ı Âzam ve emsallerindeki tecellisi ile bu asırdaki bizlerde tecelli bir olamaz. Evet, ikisi de ilimdir; ama mahiyetleri arasında yerden göğe kadar fark vardır.
Bu, şuna benzer: İlkokulda matematik okunur, ama oradan mühendis çıkmaz. Çünkü ilkokulda okutulan matematik mühendislik için yeterli değildir. İşte bu asır o asra kıyasla ilkokuldur. İçinde ilim okunur, âlim çıkar; ama müctehid çıkmaz. Çünkü bu asrın ilkokulu müctehid yetiştirmeye elverişli değildir. Müctehid âlimlerin nasıl emsalsiz bir yeteneğe sahip olduğundan ve onlara yetişmenin asla mümkün olmadığından ileride bahsederiz. Şimdilik bu kapıyı açmıyor ve sana sadece şunu diyorum: Maddi âlem ve içindeki eşya hakkında doğru bilgi edinmek için nasıl o ilmin mütehassıslarına başvuruyor ve onların sözüne itimat ediyorsak aynen bunun gibi, dini konularda da doğru bilgiye ulaşmak için bu ilmin mütehassıslarına başvurmak zorundayız. Bu kişiler de müctehid âlimlerdir.

A- Çok şey söyledin, ama ben hâlâ “Niçin ictihad yapamıyorum?” kısmını anlamadım. Buna engel olan şey nedir?

B- Buna engel olan şey senin bu meseledeki yeteneksizliğindir. Şimdi niçin ictihad yapamayacağını sana farklı bir cihetten anlatacağım. Herhâlde inadın ancak bu şekilde kırılacak.

25.758 izlenme

14 yorum

  1. . Allah razı olsun

  2. MAŞAALLAH .. ALLAH RAZI OLSUN..
    VİDEOLARINIZI İMAM HATİP LİSESİNDE ÖĞRENCİLERİME İZLETİYORUM..

  3. ALLAH RAZI OLSUN..
    ALLAH ŞEVKİNİZİ GAYRETİNİZİ HİMMETİNİZİ ARTTIRSIN..
    VİDEOLARINIZI KIRIKHAN ANADOLU İMAM HATİP LİSESİNDE ÖĞRENCİLERİME İZLETİYORUM..

  4. Allah razı olsun 2.bölüm yok mu

  5. Allah Razı Osun! İnşAllah Çalışmalarınız Hiç Bitmez!

  6. irfan GÜNCEGÖRÜ

    Yapmış olduğunuz çalışmalardan ötürü Allah hepinizin yanında olsun. Allah vazifelerinizi, makamlarınızı artıtsın

  7. M.Murat Bülbül

    Sizlerdeki bu iman kurtarma hizmeti ne mübarek bir vazife. Rabb’İM (C.C) Ilminizi, gücünüzü ve sayınızı arttırsın INSALLAH.

  8. nimettullah yıldırım

    ALLAH yar ve yardımcınız olsun harika bir hizmet yapıyorsunuz çok beğendim çok ta istifade ettim….

  9. muhammed saidnur

    S.ALEYKÜM ALLAH RAZI OLSUNDA VİDEONUN İKİNCİSİ NEREDE SAYFA YÖNETİCİLERİ YARDIMCI OLURSANIZ SEVİNİRİM ?

  10. Allah razı olsun sizden.Bütün videolar çok güzel ve anlaşılır.Emeğinize sağlık.

  11. Sitenizi çok değerli bir abimiz vesilesi ile öğrendim.
    Videolarınız çok faydalı .
    Emeğinize sağlık ALLAH RAZI OLSUN.

  12. videoları izlerken elimde defterle not tutuyorum..Allah razı olsun …emeğinize sağlık..

  13. Allahrazıolsun

  14. ferhat kılıç

    Hay Cenab-ı Hak sizlerden razı ola…. Sıkıntılara çok doyurucu cevab veriyorsunuz.. Sizlerin Allah sayılarını çoğaltsın çalışmalarınızı Allah muvaffakiyet versin abiler inşallah..

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.İşaretli alanlar doldurulmalı *

*

 
Scroll To Top